7 Nisan 2013 Pazar

Ağlamak İçin Gözden Yaş mı Akmalı?
Ağlamak için gözden yaş mı akmalı?
Dudaklar gülerken, insan ağlayamaz mı?
Sevmek için güzele mi bakmalı?
Çirkin bir tende güzel bir ruh, kalbi bağlayamaz mı?
Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır?
Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı?
Hırsızlık; para, malmı çalmaktır?
Saadet çalmak, hırsızlık olamaz mı?
Solması için gülü dalından mı koparmalı?
Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı?
Öldürmek için silah, hançer mı olmalı?
Saçlar bağ, gözler silah, gülüş, kurşun olamaz mı?
 
Victor Hugo

12 Şubat 2013 Salı


Unutursun

Nazım Hikmet´in bir şiirinden:

"Bir tanem!
Son mektubunda:
"Başım sızlıyor
yüreğim sersem!"
diyorsun.
"Seni asarlarsa
seni kaybedersem,"
diyorsun,
"yaşayamam!"

Yaşarsın, karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgarda;
yaşarsın, kalbimin kızıl saçlı bacısı,
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlarda
ölüm acısı.
."

Unutulmak yaşarken defnedilmektir...

30 Kasım 2012 Cuma

Yalnızlık;
Çekilebilir keder değilsin.
Sen,
''Allah'a mahsussun.''
Yalnızlık;
Seni kimseler taşıyamadı, 
Hiç bir kimse de taşıyamaz.
Çünkü sen!
''Allah'a mahsussun.''
____ Gece Notları_____

17 Ekim 2012 Çarşamba




Nerede bir yalnız ağaç görsem,
Hep kendimi hatırlarım.
Esen sert rüzgarlara,
Yağmur.
Kar.
Dolu...
Ve.
Susuz geçen kurak yaz mevsiminde.
Ayakta durmanın, kurumadan yola devam etmenin zorluğunu hatırlarım.
Nerede bir yalnız ağaç görsem,
Hep kendimi hatırlarım.
Gece Notları-Hasan KALAYCI

3 Ekim 2012 Çarşamba






Mona Roza - Sezai KarakoÇ

Sezai KarakoÇ Mona Roza şiiri şiirler siirleri güzel sozler
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Ah, senin yüzünden kana batacak
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Ulur aya karşı kirli çakallar
Ürkek ürkek bakar tavşanlar dağa
Mona Roza, bugün bende bir hal var
Yağmur iğri iğri düşer toprağa
Ulur aya karşı kirli çakallar
Açma pencereni perdeleri çek
Mona Roza seni görmemeliyim
Bir bakışın ölmem için yetecek
Anla Mona Roza, ben bir deliyim
Açma pencereni perdeleri çek
Zeytin ağaçları söğüt gölgesi
Bende çıkar güneş aydınlığa
Bir nişan yüzüğü, bir kapı sesi
Seni hatırlatıyor her zaman bana
Zeytin ağaçları, söğüt gölgesi
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ve vardır her vahşi çiçekte gurur
Bir mumun ardında bekleyen rüzgar
Işıksız ruhumu sallar da durur
Zambaklar en ıssız yerlerde açar
Ellerin ellerin ve parmakların
Bir nar çiçeğini eziyor gibi
Ellerinden belli oluyor bir kadın
Denizin dibinde geziyor gibi
Ellerin ellerin ve parmakların
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Saat onikidir, södü lambalar
Uyu da turnalar girsin Rüyana
Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar
Zaman ne de çabuk geçiyor Mona
Akşamları gelir incir kuşları
Konar bahçenin incirlerine
Kiminin rengi ak, kimisi sarı
Ahhh! beni vursalar bir kuş yerine
Akşamları gelir incir kuşları
Ki, ben, Mona Roza bulurum seni
İncir kuşlarının bakışlarında
Hayatla doldurur bu boş yelkeni
O masum bakışlar Su kenarında
Ki, ben, Mona Roza bulurum seni
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Henüz dinlemedin benden türküler
Benim aşkım sığmaz öyle her saza
En güzel şarkıyı bir kurşun söyler
Kırgın kırgın bakma yüzüme Roza
Artık inan bana muhacir kızı
Dinle ve kabul et itirafımı
Bir soğuk, bir garip, bir mavi sızı
Alev Alev sardı her tarafımı
Artık inan bana muhacir kızı
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Meyvalar sabırla olgunlaşırmış
Birgün gözlerimin ta içine bak
Anlarsın ölüler niçin yaşarmış
Yağmurlardan sonra büyürmüş başak
Altın bilezikler, o kokulu ten
Cevap versin bu kanlı kuş tüyüne
Bir tüy ki, can verir bir gülümsesen
Bir tüy ki, kapalı gece ve güne
Altın bilezikler, o kokulu ten
Mona Roza, siyah güller, ak güller
Geyve'nin gülleri ve beyaz yatak
Kanadı kırık kuş merhamet ister
Aaahhh! senin yüzünden kana batacak!
Mona Roza, siyah güller, ak güller.

Sezai KarakoÇSezai KarakoÇ Mona Roza şiiri siir şiirler güzel sözler

11 Ocak 2012 Çarşamba

DEMİRCİ

DEMİRCİ
İlk  insan dan başlayan bir kaygı. Geleceğini  şekillendirmek  arzusu.  Kendini yarına daha da imkanlı olarak hazırlamak. Aslında bu yarına  hazırlanma   olayını,  sadece insanla münhasır   kılmak ta  yanlış olur. Oysa bir ağacı incelediğimizde   baharda yapraklarını açarken bir yıl sonrası için gerekli gözelerini hazırladığını görürüz. Yani kendisi doğarken bir yıl sonra doğacı da hazırlıyor. Bu gibi örnekleri tüm canlı türleri için vermek mümkün. Ne yaparsınız… Yarın kayıp. Bir ceylan, yavrusunu büyütmek için çaba sarf ederken, sırtlanın alıp götürdüğünü görmesi…  Demek ki ne yaparsak yapalım, hayat bizim isteklerimizin ve çabalarımızın dışında şekilleniyor.   Burada kader dediğimiz   olguyla   karşılaşıyoruz. Yaşadığımız süre de yorum yapmakta zorlandığımız nice olaylarla karşılaşmışızdır.  Şunları şunları yaparsanız şunlar olur telkinleri çoğu zaman doğrulardan uzak olmakta.  Ben yaptım, ben başardım ifadeleri de manasız gelmektedir.  İnsanın ‘’Meşakkat içerisin de yaratıldığını’’ da unutuveriyoruz.  ‘’Kaybettiğimiz   mi  kazanç,  kazandığımız mı kayıp’’ bilmiyoruz.
İrade-i cüziyye  yi  hayra  yönlendirdikten sonra   ‘’Kahrın da hoş lütfun da hoş’’ diyerek teslim olmalıyız.
Hiç unutmadığım bir  hikayeyi  paylaşmak istiyorum. Demirci ve kardeşinin hikayesi. Yaşadığı her olayı hak etmediğini,  sıkıntıların kendisine gelip bulduğuna inanan Demirci… Haline şükreden, musibete uğradığında hamd eden kardeşi…
Demirci bir gün kaza geçirir ve tek gözü kör olur. Kardeşi geçmiş olsun ziyaretine gelir. Abisi, Demirci ye; büyük kaza geçirmişsin, Allah seni korumuş, haline şükret diye nasihat ta bulunur.  Abi:
- Neye şükredeyim. Tüm sıkıntılar beni buluyor. Görmüyor musun? Gözüm kör oldu. Der.
Osmanlı  Devletinin son zamanları. Yönetimde boşluğun olduğu, eşkıyaların hüküm sürdüğü dönem… Torosların Gavur dağı bölgesinde yeni bir eşkıya grubu kurulmuş… Eşkıya başı arkadaşlarına emir verir.
-Bu gün, yeni kurduğumuz çetenin hayırlı olması için, yakaladığımız ilk insanı kurban keseceğim. Soygun yapmayın, yakaladığınızı bana getirin. Der.
Demirci işi gereği Torosları  aşması gerekir. Azığını alır ve yola çıkar.  Eşkıyalara yakalanır.  Onu beklemeden liderlerine teslim ederler.  Eşkıya başı Demirciyi yatırıp kurban olarak keserken, tek gözünün kör olduğunu fark eder ve kesmekten vazgeçer. Arkadaşlarına seslenir.
-Ben çocukken camiye gitmiştim. Hoca dan gözü kör olanın kurban edilmeyeceği duymuştum.  Bu adamı salıverin. Bir daha ki yakaladığınız adamın sağlıklı olmasına dikkat edin. Der.
Demirci geri döner. Koşa koşa kardeşini bulur ve olayı anlatır.  İyi ki tek gözüm kör olmuş, benim hayatımın bağışlanmasına vesile oldu. Zahmet sandığım rahmet imiş. Der.

21 Kasım 2011 Pazartesi

Filozof Sokrates`in Son Sözleri



Sokrates sonsuz aleme göçtü ve aramızdan yüzyıllar önce ayrıldı. Ama o yaptığı dillere destan savunma ile anılıyor ve anılmaya da devam edecek..
Sokrates idam istemi ile yargılandığı son davasında dillere destan bir savunma yapar. Ama yargıcılar kararı peşinen verdiği için yaptığı savunma onun baldıran şarabı içerek hayattan kopartılmasına neden olacak olan kararı değiştiremez..
Sokrates`in ünlü `Savunması` biri Xenaphon`a biri de Platon`a ait olan iki metnin üzerinden günümüze ulaşmıştır. Ki Platon, Sokrates`ten nefret ettiği halde, onun son savunmasını ölümsüzleştiren isimlerden biri olarak dikkat çekmiştir...

`Savunma` bize, bir yandan İÖ 4. yüzyılın Atinası`nın hukuk sisteminin ve devlet düzeninin işleyiş ve zaaflarını tanıtırken bir yandan da, `Yunan aydınlanmasına` direnen muhafazakar Atina egemenlerinin, mitolojik-dinsel kadim yapıyı arkalarına alıp ünlü bir sima üzerinden gözdağı verme çabalarını göz önüne serer. Bu yönüyle, `Savunma` hiç eskimeyen, evrensel bir sese dönüşür.
Nereden aklımıza esti bilmiyoruz ama bu ölümsüz eseri günün kitabı seçmeye karar verdik...

İşte Sokrates`in son savunmasından bazı pasajlar:
Beni suçlayanların üzerinizde nasıl bir etki bıraktıklarını bilemem, Atinalılar; ama öylesine inandırıcı konuştular ki, neredeyse bana kendimi unutturdular; ve gene de söylediklerinin hemen hemen tek bir sözcüğü bile doğru değil. Ama söyledikleri sayısız yalan arasında beni en çok biri şaşırttı: Sizlere benim tarafımdan aldatılmamak için kendinizi kollamanız gerektiği çünkü çok inandırıcı bir konuşmacı olduğum söylendi. Aslında ağzımı açar açmaz büyük bir konuşmacı olmaktan nasıl uzak olduğumu göstereceğimi bile bile bunu söylemeleri bana çok utanmazca göründü—hiç kuşkusuz usta bir konuşmacı ile demek istedikleri şey gerçekliği dile getiren biri değilse. Ama demek istedikleri buysa, usta bir konuşmacı olduğumu kabul ederim, hiç kuşkusuz onlarla aynı tarzda olmamak üzere. Evet, dediğim gibi, söyledikleri arasında gerçek tek bir sözcük bile yok; ama benden yalnızca gerçeği işiteceksiniz. Gene de, Atinalılar, onlarınki gibi güzel sözlerle ve deyimlerle süslenmiş bir konuşma biçiminde değil. Hayır, hiç de değil; benden duyacaklarınız dosdoğru o anda aklıma gelen sözler ve uslamlamalar olacaktır; çünkü söylediklerimin haklılığına inanıyorum.

Aslında, benim gibi yaşlı bir insana sizlerin karşısına sözlerini hoş göstermeye çabalayan genç bir söylevci gibi çıkmak yakışmaz—ve kimse benden bunu beklemesin. Ama, Atinalılar, sizlerden bir ricada bulunmam gerekiyor: Eğer kendimi alışıldık tarzımda savunursam, ve eğer pazar yerlerinde ya da başka yerlerde kullanma alışkanlığında olduğum sözleri kullandığımı duyarsanız, şaşırmamanızı ve bu yüzden sözümü kesmemenizi isteyeceğim. Çünkü yaşım yetmişin üstünde, ve şimdi ilk kez bir mahkeme önüne çıktığım için buranın diline oldukça yabancıyım. Bu yüzden bana sanki gerçekten de bir yabancıymışım gibi, eğer büyürken işittiği kendi lehçesinde ve kendi ülkesinin tarzında konuşursa bağışlayacak olduğunuz biri gibi bakmanızı istiyorum. Sizlerden haksız bir istekte mi bulunuyorum?
Lütfen tarzıma aldırmayın, iyi olabilir ya da olmayabilir; ama yalnızca sözlerimin haklı olup olmadığını düşünün ve yalnızca bunu dikkate alın. Çünkü yargıcın erdemi budur, tıpkı konuşmacının erdeminin gerçeği söylemek olması gibi.

Benim için doğru olan şey ilkin bana yöneltilen ilk yalancı suçlamalara ve beni ilk suçlayanlara karşı savunma yapmaktır, ve ardından daha sonraki suçlamalara ve suçlayıcılara geçeceğim....
....Ve şimdi, Atinalılar, savunmamı çoğunuzun sanabileceği gibi kendi adıma değil, ama sizin adınıza yapacağım, öyle ki sizlere tanrı armağanı olan beni mahkum ederek bir yanlışlık yapmayasınız.Çünkü eğer beni öldürürseniz, gerçi bunu söylemek tuhaf olsa da, tanrı tarafından devletin başına sarılmış benim gibi bir başkasını daha kolay kolay bulamayacaksınız;
Devlet büyük ve soylu bir at gibidir ki, tam bu büyüklüğünden ötürü devimlerinde ağırdır ve onu irkitecek atsineği gibi birşeye gereksinir. Ben Tanrının devletin başına sardığı o atsineğiyim, ve gün boyunca ve her yerde sürekli olarak üzerinize yapışır, sizi uyandırır, inandırır, ve kınarım. Benim gibi bir başkasını kolay kolay bulamazsınız, ve bu yüzden sizlere beni sakınmanızı salık veririm.

Uykudan birden uyandırılan biri gibi canınızın sıkıldığını duyabilir, ve Anitus`un öğütlediği gibi kolayca beni bir vuruşta ezebileceğinizi düşünebilirsiniz; ama o zaman yaşamlarınızın geri kalanı boyunca uyuyacaksınız, ta ki Tanrı sizlerden kaygılanarak bir başka atsineği gönderinceye dek.

Size sizin için Tanrının armağanı olduğumu söylediğim zaman, bu ödevin tanıtı şöyledir: Eğer başka insanlar gibi olmuş olsaydım, tüm kaygılarımı gözardı etmemem ya da bütün bu yıllar boyunca sizin çıkarlarınızı gözetirken kendiminkilerin gözardı edilişini dayançla seyretmemem gerekirdi; sizlere tek tek bir baba ya da büyük kardeş gibi gelip erdem için özen göstermenizi öğütlememem gerekirdi; böyle davranış insan doğasına aykırıdır. Eğer herhangi birşey kazanmış olsaydım, ya da eğer öğütlerim karşılığını vermiş olsaydı, bunları yapmamda bir anlam olurdu; ama, kendinizin de görebildiğiniz gibi, suçlayıcılarım yüzleri kızarmadan bana başka her türlü suçu yüklemelerine karşın herhangi bir kimseden ödemede bulunmasını beklediğimi ya da bunu istediğimi söyleyemezler; bunun için hiçbir tanıkları yoktur. Ve söylediğimin gerçekliği için yeterince güçlü bir tanığım var—yoksulluğum...

.... savaşlar, çarpışımlar, ayrılıklar nereden ileri gelir? Beden ve onun hırslarından değil mi? Bütün savaşlar para sevgisinden ortaya çıkar ve para beden için ve ona köle gibi hizmet için elde edilir ve bütün bu engellemeler nedeniyle felsefeye verecek zamanımız kalmaz, sonuncu ve en kötüsü, vücut bize boş zaman verse, biz de kendimizi düşünmeye versek bile, her zaman onu kırar ve içimize girer, sorgulamalarımızda kargaşaya ve kafamızın karışmasına sebep olur ve bizi öyle şaşırtır ki, gerçeği görmemizi engeller.

... Savaştaki gibi, hukukta da, ne ben ne başkası ölümden kurtulmak için her yolu kullanmamalı. Çarpışmalarda çoğu zaman; adam silahlarını bırakır ve düşmanının önünde diz çökerse ölümden kurtulacağı hemen hemen kesindir.
Ve eğer bir adam her şeyi söyleyecek ve yapacak kadar güçsüzse her tehlike karşısında ölümden kaçmak için sayısız yol bulabilir. Zor olan, dostlarım, ölümden kurtulmak değil, kötülük yapmaktan kaçmaktır, çünkü o, ölümden daha hızlı koşar. ...
... İnsanları öldürerek, yaşadığınız kötü hayatın kınanmasından kurtulacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Bu ne çok mümkün, ne de şerefli bir kaçış yoludur. En kolay ve en asil yol başkalarını susturmak değil, kendinizi mümkün olduğunca iyileştirmektir. Beni ölüme mahkum edenler için söyleyeceğim son söz budur. ...

... Bu yüzden, ey yargıçlar, ölüm karşısında umutsuz olmayın, ve pekinlikle bilin ki, ister bu yaşamda olsun isterse ölümden sonra, iyi bir insanın başına hiçbir kötülük gelemez. O ve onun olan hiçbirşey Tanrılar tarafından gözardı edilmez; ne de benim yaklaşan sonum yalnızca bir şans sonucunda olmuştur. Ama açıkça görüyorum ki benim için en iyisi şimdi ölmek ve sorunlardan kurtulmak olacak. Bu yüzden bilici hiçbir belirti vermedi. Bu nedenle de beni mahkum edenlere ya da suçlayanlara kızgın değilim; bana hiçbir kötülük yapmış değiller, gerçi beni mahkum etmedeki amaçları bana bir iyilik yapmak değil ama beni yaralamak olmuş olsa da; ve bunun için onları biraz kınayabilirim.

Gene de onlardan bana bir iyilikte bulunmalarını isteyeceğim. Oğullarım büyüdükleri zaman, ey dostlarım, eğer varsıllık konusunda ya da başka herhangi birşey konusunda erdem için olduğundan daha fazla kaygı gösterirlerse, ya da eğer gerçekte birer hiçken birşeymiş gibi davranırlarsa, sizden onları cezalandırmanızı, benim sizlere sıkıntı verdiğim gibi onlara sıkıntı vermenizi isteyeceğim; o zaman uğruna kaygı duymaları gereken şeyle kaygı duymadıkları için, gerçekte bir hiçken birşey olduklarını düşündükleri için, benim sizleri azarladığım gibi siz de onları azarlayın. Eğer bunu yaparsanız, hem ben hem de oğullarım sizden hakça davranış görmüş olacağız.

Ayrılma saati geldi, ve kendi yollarımıza gidiyoruz—ben ölmeye, siz yaşamaya. Hangisinin daha iyi olduğunu yalnızca Tanrı bilir....